Kategoriler
Alışveriş Sepetim
100 TL ve ÜZERİ ALIŞVERİŞLERİNİZDE KARGO ÜCRETSİZ

Petshop

Petshop

Evcil hayvan bakımı zor ve zaman isteyen bir uğraştır. Beslenmesinden aşısına, oyuncaklarından barınmasına kadar her noktayla ayrıntılı bir şekilde ilgilenmeniz gerekir. Kedi maması, kumu, hijyen ve bakım ürünleri, köpekler için kıyafetler gibi bir çok malzemeyi bir arada ve uygun fiyata bulabilirsiniz. 

Türkiye, özellikle 2004 yılında 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası yürürlüğe girdikten sonra hayvan haklarının gelişimi ve hayvan hakları farkındalığı konusunda önemli adımlar atmıştır. Yasanın çıkmasıyla beraber pek çok hayvan hakları derneği kurulmuş, hayvan haklarına yönelik eylemler artmış, medyada ve kamusal alanda hayvan hakları daha görünür hale gelmiştir. Bu süreçte sadece sokak hayvanları ve hayvan bakımevleri değil, hayvanat bahçelerinden yunus parklarına, kürk hayvanlarından deney hayvanlarına, sirklerden avcılığa, hayvan satan dükkanlardan (petshop) kesimhanelere kadar, hayvan haklarını göz ardı eden pek çok konu üzerine farkındalık artırıcı çalışmalar yapılmaya başlamıştır. Ne var ki hayvan hakları savunucuları, hayvan hakları ihlalleriyle mücadele ederken bir yandan da hem yerel yönetimler ve diğer kurumların yetkilileriyle hem de kendi aralarında büyük çatışmalar ve yıkıcı kavgalar yaşamaktadır. Bu çalışmada, hayvan hakları savunucuları arasındaki çatışmaları ve bu çatışmalarla nasıl mücadele ettiklerini anlamak amacıyla HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu’ndan ve Safranbolu’da bağımsız olarak bu alanda çalışmalar yapan gönüllülerle görüşülmüş, bulgular çerçevesinde uzlaşım önerileri getirilmiştir. 

İnsanın, dünyayı diğer türlerle paylaştığını; dünyanın efendisi değil türler arasında bir tanesi olduğunu düşündüğümüzde akla şu soru gelmektedir: Hayvanların da insanlar gibi yasal ve ahlaksal hakları olmalı mıdır? Hayvanlarla ilgili konuların ahlaksal olduğuna ilişkin her ne kadar yaygın bir inanış veya görüş olsa da pek az insan hayvan hakları ve hayvana kötü muamele ile ilgili bilgi sahibidir. ‚Tüm dünyada hayvanların ahlaksal statüsüne yönelik geleneksel düşüncenin temel kaynakları din ve felsefe olmuş ve bunların her ikisi de hayvanların ne türden varlıklar olduklarına  yönelik algılamaların şekillendirilmesinde bilimle etkileşime geçmiştir‛ (DeGrazia, 2006: 13). Pek çok insan hayvanlara kötü muamelenin ve işkencenin yanlış olduğunu düşünmekle beraber insanların hayvanlara karşı tutumu ve davranışı, onların acısını dikkate almaktan çok uzaktır. Her gün milyonlarca hayvan gıda, kumar, moda, ağır işler, eğlence ve insan egosunun tatmini için telef edilmektedir. Gıda hayvanları, hareket edemeyecekleri kadar dar alanlarda, güneş ve toprak olmaksızın yapay ortamlarda son derece korkunç ortamlarda tutulmaktadır. Klinik deneyler için kullanılan hayvanlara toksin madde, ilaç, radyasyon gibi zehirler verilmekte ve deneylerden sağ çıksa bile deneyden sonra öldürülmektedir. Kürk hayvanları, kürklerinin zarar görmemesi için onları yavaş yavaş ve büyük acılar vererek öldürecek yöntemler kullanılmakta ve yarı canlı haldeyken kürkleri yüzülmekte; insanların eğlencelik gezileri için yüzlerce tür ömür boyu kafeslere hapsedilmekte; cezalandırma, aç bırakma ve şiddet kullanma yöntemiyle fiziksel yeteneklerini aşacak hareketlere zorlanmaktadır.2 Günümüzde hayvanların da ahlaksal bir değeri olduğu, vahşetin yalnızca inanlara yönelik olmadığını, hayvanları ve doğayı da kapsayacak şekilde bütünsel bir toplumsal sorun olduğu düşünülmeye ve anlaşılmaya başlamıştır. Buna karşılık hayvanların kullanılmasını pek az sınırlamayla onaylayan geleneksel görüşler, inançlarımızı ve günlük uygulamalarımızı derinden etkilemektedir. Hissiyatlar ve uygulamalar arasında yaşanılan ahlaksal ve entelektüel gerilim, bir yandan da bu konuları çözümleme çabasını motive etmektedir. Örneğin, yeni bilimsel ve teknolojik gelişmeler hayvanları kullanmadan acil ihtiyaçlarımızı tatmin etmenin başka yollarını araştırmaktadır (De Grazia, 2006: 13; Doğan, 2011: 473). Hayvan hakları konusundaki bu tedrici gelişmede, 1978 yılında UNESCO tarafından ilan edilen Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin önemli bir etkisi vardır. Bu anlaşmayla beraber dünyada hayvanların onurlu yaşam haklarını ihlal eden pek çok uygulama için yasalar çıkartılmış, önlemler alınmış, caydırıcı cezalar ve politikalar geliştirilmiştir. Bu gelişmeler Türkiye’de de özellikle 2004 yılında 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nın çıkartılmasıyla gözle görünür olmuş, hayvan hakları konusu kamusallaştırılmaya başlamıştır. Örgütlenme ve birlik olma anlayışıyla ülkemizde pek çok hayvan hakları / hayvan sever derneği kurulmuş, sokak hayvanları ve belediyelerin bünyesinde bulunan sokak hayvanları bakımevleri başta olmak üzere, hayvanat bahçeleri, yunus parkları, kürk, deney, av, petshoplar, sirk gibi hayvan haklarını ihlal eden pek çok konu üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Toplumun hayvan hakları konusunda bilinç ve farkındalığını artırmak, aynı düşünceleri ve duyguları paylaşan insanları bir araya getirmek ve bu konuda özelikle yöneticileri, yetkilileri ve yasa koyucuları etkilemek amacıyla yapılan pek çok kampanya, eylem, medya çalışmaları ve diğer girişimler her ne kadar sevindirici ve umutlandırıcı olsa da bu alanda cereyan eden önemli bir sorun dikkati çekmektedir: hayvan severlerin kavgacı imajı. Çoğu zaman yıkıcı olan bu kavgalar ve çatışmalar yalnızca hayvan hakları savunucuları ile yöneticiler ve yetkili birimler arasında olmamakta; aslında en çok hayvan severlerin kendi arasında olmaktadır. Örgütlerin ve hayvan sever gönüllülerin arasındaki bu çatışmalar maddi ve manevi zararlara neden olmakla beraber hem zaman kaybına hem de itibar kaybına da neden olmaktadır. Bu çalışmada, hayvan hakları savunucularının arasındaki bu çatışma ortamının nedenlerini anlamak, uzlaşımın nasıl sağlanabileceği üzerinde düşünmek ve çözüm önerileri sunabilmek amacıyla; Türkiye’nin ilk federasyonu olan HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu temsilcileriyle ve Safranbolu’da bağımsız olarak çalışmalar yapan hayvan sever gönüllülerle görüşmeler yapılmıştır. Göz ardı Edilmiş Bir Alanda Literatür İncelemesi: Hayvan Hakları Toplumsal hareketler, ahlaksal hareketler olarak; aktivistler ise ideallere adanmış takipçiler ve davacılar olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu kişiler hedef kitlelerinin fikirlerini değiştirmek ve onları karşıt fikre ikna etmek için sosyal hareketlere katılmaktadır. Bu süreçte de toplumda var olan normlarla sıklıkla çatışmaktadırlar. Jacobsson ve Lindblom’a göre (2012: 41), bu ikilemi yönetebilmek için aktivistlerin, ideallerin takipçisi olarak kimliklerini vurgularken aynı zamanda da toplumsal normları kırıcı rollerinin vurgusunu azaltmaları gerekmektedir. Yazarlar, çalışmalarında ahlakı toplumsal hareketlerin merkezine koyan bir yaklaşımla, toplumsal hareketlerin çatısının nasıl ahlaka dayandığını göstermeye çalışmışlardır. Bu çerçevede, Durkheim’ın ahlak sosyolojisi penceresinden bakarak sosyal hareketlerde ahlakın altı yaklaşımını geliştirmişler ve İsveç Hayvan Haklarını incelemişlerdir. Toplumsal hareketler öncelikle ahlaksal topluluklardır. Toplumsal değişimi sağlamak için etkin olarak ideallerin peşinden giderler. İkincisi, sosyal hareketlerdeki en önemli duygular, ahlaka dayalı olanlardır. Üçüncü olarak aktivistler, değişim yaratmak için tavize ve yararcılığa dayanan bir yaklaşımla kurumsal politikalarla ikircikli bir ilişki kurma eğilimindedirler. Dördüncü olarak yazarlar, toplumsal hareketlerdeki durum farklılığının temelini oluşturan unsurun özellikle ahlaksal hiyerarşiler olduğunu öne sürmektedir. Beşinci yaklaşıma göre, idealler ve duygular aktivistleri harekete geçiren itici güçlerdir. Son olarak, Durkheim’ın ahlak sosyolojisi toplumsal hareketlerin toplumsal değişime nasıl meşruiyet kazandırdığını açıklamak üzere kuramsal bir modelin çatısını vermektedir. Dolayısıyla toplumsal hareketler, toplumsal değişim başarısına en yüksek derecede ulaşmak amacıyla iyilik ve doğruluğun ahlaksal temsillerine göre oluşup eyleme geçmektedir. Hayvan hakları hareketi toplumsal hareketlerin içinde belki de en çok göz ardı edilen ve yanlış anlaşılan alandır; çünkü haklar söz konusu olduğunda hareketlerin hemen hepsi toplumsal cinsiyet, çocuk hakları, işçi hakları, siyasi haklar, etnik haklar, sağlık konuları ve kısmen çevre hakları gibi doğrudan insanla ilgilidir. Ancak konu hayvan hakları olduğunda, Munro’nun deyimiyle (2012: 511) bilinen bir toplumsal hareketin aksine, insanların kendinden olmayan türler için bir araya gelmesi söz konusudur. Bir başka deyişle, hayvan hakları savunucuları kendi türünden farklı olan türlerin hakkını savunurken ancak empati geliştirerek onları anlamaya çalışmaktadır. Sosyal ve sivil hareketlere ilişkin literatürde pek çok çalışma bulunsa da hayvan haklarına ilişkin çalışmalar göreceli azdır. Hayvan hakları kavramıyla beraber hayvan refahı ve hayvanları koruma kavramları da kullanılmakta olup, hayvan hakları savunuculuğunda çatışma söz konusu olduğunda bir yandan vejetaryenlik, av, bakımevleri, kürk, deneylerde hayvanların kullanılması gibi konular ele alınmakta, diğer yandan hayvan hakları savunucularının çelişkili tutum ve davranışları gündeme gelmektedir. Örneğin, Herzog ve Golden (2009: 485) hayvan savunuculuğu ve ahlaki duygusallık arasındaki ilişkiyi, hayvan refahını ve et tüketimini ele almışlardır. Araştırmaya göre, hayvan hakları savunucuları et tüketimine karşı daha hassas davranmaktadır. Yazarlar, hayvanların ahlaki konumuna ilişkin çatışmaların ahlaki sezgilerdeki temel farkları yansıttığını vurgulamaktadır. Çalışmada, hayvan hakları savunucularının yalnızca duygusal motivasyonla hareket ettiklerine ilişkin doğrudan bir sonuca varılmasa da ahlaki sezgiler arasında farklılıklar oluşunun bir nedeninin, S.O. TEKVAR 188 hayvan hakları tartışmasındaki ortak eğilimin oldukça müphem olmasından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Knezevic ise çalışmasında avcılar ve av karşıtı hareket arasındaki çatışmayı ele almış, bu çatışmaların tüketici kültürü, çevreyi koruma yönetimi ve endüstriyel gıda üretimi kapsamında olduğunu ifade etmiştir.